Beyaz Zambaklar Ülkesinde

Türkçe’ye, Beyaz Zambaklar Ülkesinde olarak çevrilen kitabın künye, tanıtım bülteni ve aldığım notlardan oluşan tanıtımı.

Künye

Alt başlık: –
Baskı tarihi: 2007 (İlk Basım 1923)
Sayfa sayısı: 229
Format: Karton Kapak
Kitabın türü: Tarih, Klasikler
Orijinal adı: Финляндия, страна белых лилий – The Land of The White Liliy
Dil: Türkçe
Ülke: Türkiye

Tanıtım Bülteni

Bu kitap tüm yoksulluğa, imkansızlıklara ve elverişsiz doğa koşullarına rağmen, bir avuç aydının önderliğinde; askerlerden din adamlarına, profesörlerden öğretmenlere, doktorlardan işadamlarına kadar, her meslekten insanın omuz omuza bir dayanışma sergileyerek, Finlandiya’yı, ülkelerini geri kalmışlıktan kurtarmak için nasıl büyük bir mücadele verdiklerini, tüm insanlığa örnek olacak bir şekilde gözler önüne sermektedir.

Notlar

(…) Şu toprak yığınından ibaret köylerin, ortasından lağımlar akan sokakların kalkmasını içtenlikle arzu ediyorsanız, bunlardan iğrenen bir toplum oluşturmak zorundasınız.


Eğer halka güvenmeyip de (…) biletçi veya kontrolcü kullanmak isterseniz, kontrolcüleri de kontrol etmek gerekir. Biz kontrolcüye değil, halkımıza inanırız, insana inanırız.


Devlet düzeninin eski temelleri -halkı yönetmek için çıkarılan yasalar- o dönemler için ne kadar yeterli kabul edilmişse de günümüzde bu temeller -eski yönetim yasaları- zaman aşımına uğrayarak bunalıma neden oluyor, yetersiz kalıyor. Meşhur bir atasözü vardır: “Yeni toplumlar, kendileriyle birlikte yeni şarkılar üretirler.” Zaman geçtikçe nesiller sürekli değişiyor, yenileşiyor. Her nesil, kendisiyle birlikte yeni kavramlar, söylemler, yeni ihtiyaçlar ve talepler geliştiriyor. Yeni nesillere artık eskimiş, zaman aşımına uğramış yönetim biçimleri ve yasalar zorla uygulanamaz. Yeni nesiller için, daha yeni, daha akılcı, daha adil, daha sağlam temellere dayanan yönetim anlayışlarının yasa ve kuralların uygulanması zorunludur. Akıl ve sağduyu sahibi devlet adamlarına sahip olan ülkelerde artık bu iş böyle yapılmamaktadır. Bu ülkelerde, krizlere, kaoslara, toplumsal sarsıntı ve çalkantılara yol açmadan, daha bilgece, daha adilce yöntemlere başvurulmaktadır. Birçok ülkede ise devlet adamları, halk yönetiminin ve toplum eğitiminin aşama aşama düzenlenmesi gerekliliğini kavramıyorlar veya anlamak istemiyorlar. Devlet yapısının duvarları harap oluyor, yer yer çatlaklar baş gösteriyor ama gittikçe derinleşen ve genişleyen bu çatlaklar önemsenmiyor. İşte bu nedenlerden dolayı dıştan sağlam ve güçlü görünen devlet kurumlarının çatlamasına, hatta yıkılmasına asla şaşırılmamalıdır.


Tarih, halk yığınlarının bir hayvan sürüsü hâlinden ya da çalışkan bir karınca yuvası (Ameisenvölker) şeklinden çıkarılarak, akılcı ve neşeli bir yaşam üreten milyonlarca sanatçı ve üreticiye dönüştürmenin çözümlerini, devlet hayatının nasıl güçlendirileceğini, toplumun nasıl eğitileceğini gösteren bir bilimdir.


Devletlerin güç ve zaafı, milletlerin ilerleme ve yozlaşması, yalnızca devlet adamlarının ehil oluşlarından ve yönetim kabiliyetlerinden veya beceriksizliklerinden kaynaklanmaz. Yöneticiler iyi veya kötü olsunlar, kahraman veya zalim olsunlar, onlar kendi milletlerinin birer yansımasıdırlar. Onlar, milli ruhun birer kopyasıdır, halk kitlesinin içinden doğmuştur. Bir millet nasılsa, devlet adamları da onlar gibidir. İşte bu nedenledir ki eskiden beri “Her millet, layık olduğu idareye ve devlet adamlarına sahip olur.” denilmiştir.


Her millet iktidar mekanizmasının başına ya kudretli ya da önemsiz kişileri geçirir. Bunlardan birinin işbaşına gelmesi milletin ahlâkî seviyesi ve yaşantısına bağlıdır. Millette toplanmış iyi bir şey var mı yok mu ya da toplanıyor mu? Milletin aklı, milletin iradesi, milletin vicdanı yükselme gösteriyor mu, yoksa yozlaşıp zehirleniyor mu? Bayağı ve sefil bir hayat içinde yok olup gidiyor mu?


Halkın cehaleti, kabalığı, alkol düşkünlüğü, hastalıklı oluşu, sefaleti, kötü ahlâklı oluşu; bütün bunların hepsi sizin kendi utancınız ve suçunuzdur.


Memurlar, halkın hizmetçileridirler. İş için size müracaat edenlere, sıkıntı veren sinek muamelesi yapmayın. Sonuçta halk şunu anlasın ki, eğer bir iş sonuçlanmıyorsa bu sizin yapmak istemediğinizden değil, yasal olarak yapılması mümkün olmadığındandır. Kanunsuzluğun en büyük öğreticisi kimlerdir, bilir misiniz? Sorusunu yine kendi cevapladı: Memurların ta kendisidir. Yasayı uygulamakla yükümlü olanlardır. Halka, yasalara itaat etmenin yollarını ve çarelerini memur öğretir. Kanun adamı olan sizler, halkı kanunlara uyma konusunda eğitiniz ki, halkta samimi adalet duygusu yer etsin!


Subay, askerin yalnız kardeşi değildir, onun sadece ağabeyi değildir, aynı zamanda öğretmenidir. Onun eğitiminden sorumlu terbiyecisidir. Subay, askerlere karşı birçok yönden sorumludur: Askerin vücudu subayın eline teslim edilmiştir. Subay, onun sağlığından sorumludur. Askerin beyni subayın eline verilmiştir. Zihninin açılmasından ve düşünsel gelişiminden sorumludur. Askerin kalbi de subaya verilmiştir. O, askerlerde güçlü bir kişilik meydana getirecek, onlara temiz vicdanlı olmayı, görgü kurallarını, insanlarla sağlıklı bir iletişim kurmayı öğreterek ve onlara vatan sevgisini aşılayacaktır.


Anneler ev işleri ve yemek yapmakla; babalar da memuriyet, ticaret, dükkân veya fabrika işleriyle meşgul olurlar. Geceleri de geç vakitlere kadar zamanlarını kahvehane ve kulüplerde oturarak ve iskambil oynayarak geçirirler. Ama çocuklarıyla asla meşgul olmazlar. Çünkü bunun için vakitleri yoktur. Hem sonra çocuklarla meşgul olmak insanı yoran ve usandıran bir iştir. Bunlar çocuklarıyla konuşmazlar, onların yaşantılarıyla ilgilenmezler. Sadece boş zamanlarında çocuklarını sevip okşamayı bilirler ve onlara şekerleme ve oyuncaklar almaktan öte başka bir şey yapmazlar. Sonra da, “haydi bakalım, şimdi odanıza çekilin, gürültü etmeden kendi kendinize oynayın.” derler. Aslında bunun anlamı şudur: “Başımızdan defolun da ne isterseniz yapın! Sadece bizi rahatsız etmeyin.”


Çocukların azarlama, kınama ve cezayla itaatkâr ve sevgi dolu olabileceklerini sanmayın. Onların yanında öyle davranınız ki, sizin meziyetlerinizi bizzat görerek sizi sevmeye başlasınlar.


“Hayattaki düzensizliklerin en büyük nedenlerinden biri şudur ki; herkes hayatında refaha kavuşmayı arzu eder, fakat hayatını terfi ettirmesini ve bizzat çalışma sonucunda hayatını daha iyi bir biçimde düzenleme ihtiyacını hissetmez.”
– Lev Tolstoy


Eğer gençliğin ruhunu tarım yapılmayan bir tarla gibi kendi hâline bırakırsanız, orada ısırgan otları ve dikenler yetişir.


İstediğiniz kadar mükemmel anayasalar yapın. Özgürlükler alanında da halka dilediğiniz kadar haklar tanıyınız. Sosyalizmin veya liberalizmin sihirli gücüne dilediğiniz kadar inanın. Eğer çocuklarınız gerektiği şekilde eğitim almazlarsa hayata bir hiç olarak atılırlarsa, yasalar ve bütün sosyal haklar var olmasına rağmen toplumsal hayat yine de sönük ve ruhsuz olacaktır. Bu nesilden gelen memurlar bencil ve uyuşuk, devlet adamları ise politik madrabaz olurlar. Politikacılar, çıkar peşinde koşar. Okullar yeni neslin bilincini körelten ve kalbini karartan birer karanlık mağara olur. Basın, sokak kadınlarının albümlerine döner. Tok veya aç olan halk kitleleri ise kendilerine yabancı olan her şeye, özellikle varlıklı sınıfa mensup insanlara karşı nefret, kıskançlık ve intikam duyguları beslemeye başlarlar.


Biz zorluklardan ve çalışmaktan korkmayız, daha çok çalışıyorlar diye başkalarını kıskanmayız.


Zavallı halk!.. Zavallı insanlar… Hem soyulurlar hem de birbirlerini soyarlar. Tanrı sevgisi için büyük mabetler inşa ediyorlar, sonra bir mabedin önündeki meydanlıkta binlerce insanı diri diri yakıyorlar. Birtakım kişiler de Tanrı aşkına ölüyor.


Halkın yaşantısını kendi başına bırakmışlardır. Bütün bunları düşünmek hiç kimsenin görevi değilmiş gibi, sanki şöyle gizli bir karar alınmıştır: “Diledikleri gibi yaşasınlar. İyi bir duruma gelirlerse mutlu olurlar; kötü bir durumda olurlarsa da sabır ve tahammül göstersinler.” Hemen ardından da eklerler: “Milletimiz ne kadar büyük olduğunu sabır ve tahammülle göstermiştir. Aç kalır, soğuktan donar, pislik ve yokluk içinde yaşar; ama asla şikâyet etmez, bunlara katlanmasını bilir.” Bunlar, milletin sabırlı ve tahammüllü oluşundan coşkuyla söz ederek, milletin bu mecburiyetini bir din konumuna yükseltirler. Zaten İsa’nın dinini de sabır ve tahammül dinine dönüştürmemişler midir? Milyonlarca insan hayvanlar gibi yaşıyor, pis ve miskin bir hayat sürüyor!.. Bir tek düşünceleri var, o da mideyi doldurmak!..


Ülke insanının çoğunluğunun eğitimden yoksun bırakılması bir cinayettir. Devletin kendi kendini yok etmesi, intihar etmesi demektir.


Biz genç milletler, Almanlar’dan, Fransızlar’dan, İngilizler’den iki-üç, hatta on kat daha fazla çalışmalıyız ki, onların düzeyine ulaşabilelim ve onları geçebilelim.


Milyonlarca halk bedenen, ruhen, fikren ve ahlâken çürüyor da hiç kimse bu kokuşmuşluğu görmüyor. Herkesin karakteri bozulmuş veya herkes bu yozlaşmışlığa alışmış da bunu doğal bir durum sanıyor sanki. Milyonlarca insan doğuyor, derin bir sefahet içinde yaşıyor ve ölüyor. Bu böyle mi olmalıdır? İçlerinde birçok zeki insan bulunmasına rağmen milyonlarca insan, hayvanlar gibi sersem ve cahil kalıyor.


Gürültüleri koparanlar, millet kavramını yanlış anlayanlar ve “Milletin, kaba ve çirkin de olsa, her şeyi gizli tutulmalıdır!” diyenlerdi. Onlar çöldeki deve kuşu gibi, önlerindeki tehlikeyi görmemek için başlarını kuma gömüyorlar ve başları dışarı çıkarılınca da hiddetleniyorlardı.

Bir cevap yazın