Saçmalıklar Çağı

Türkçe’ye, Saçmalıklar Çağı olarak çevrilen The Age of Absurdity kitabının künye, tanıtım bülteni ve aldığım notlardan oluşan tanıtımı.

Künye

Alt başlık: Modern Hayat Neden Mutlu Olmayı Zorlaştırıyor?
Baskı tarihi: 2011
Sayfa sayısı: 250
Format: Karton Kapak
ISBN: 6056180163
Kitabın türü: İnsan ve Toplum, Psikoloji, Felsefe
Orijinal adı: The Age of Absurdity – Why Modern Life Makes It Hard to be Happy?
Çeviri: Algan Sezgintüredi
Dil: Türkçe
Ülke: Türkiye

Tanıtım Bülteni

Bugüne dek hiç bu kadar fazlası bu denli çok ve şiddetle istenmemişti..

İyi haber: Büyük düşünürlerin hepsi mutluluk konusunda benzer reçeteler önermiştir. Kötü haber: Modern hayat bu reçeteleri uygulanamaz kılmak konusunda fazlasıyla hünerli. Bizden bolca tüketim, yüksek heyecanlı ilişkiler ve ebedi gençlik isteyen bugünün dünyasında kendimizi tatminsizlik ve yoğun endişe hisleri içerisinde bulmamız, herkesin bizden daha iyi vakit geçirdiği korkusuna kapılmamız işten bile değil.

Saçmalıklar Çağı işte bu can yakıcı sorunu konu ediyor. Yirmi birinci yüzyılda çalışır, sever ve yaşlanırken tatmin duygusunun nasıl bizden hızla uzaklaştığına yönelik eğlenceli ve zeki bir araştırma sunuyor Michael Foley. En eski yazılardan en son psikolojik araştırmalara, Gılgameş Destanı’ndan Oz Büyücüsü’ne, Buda’dan David Foster Wallace’a uzanan geniş bir kaynak yelpazesinden faydalanan Foley günümüzün kültürel şartlandırmalarının absürd doğasına alaycı bir ışık tutuyor ve çağımızı suçlu ilan edip reddetmek yerine modern yaşamı, içeriğindeki yoğun saçmalığı kavramak suretiyle sadece kabule değil, kucaklamaya da yönelik bir tavır öneriyor.

Buraya kitap için daha fazlasını yazmak mümkün ama Foley haklıysa buna gerek yok zira siz şu anda yan taraftaki müzik reyonundan gelen şarkıyla, telefonunuza gelen mesajla ya da yanınızaki bayanın size farkettirmek için uğraştığı yeni çantasıyla çoktan başka alemlere daldınız. 

“Modern hayat tüm mecralarıyla sizi kırık hayaller, mutsuzluk kaynağı hırslara iteliyor. Foley’nin zeki ve fazlasıyla eğlenceli kitabı bunun üstesinden gelmenize yardım edebilir.” Guardian

Notlar

Kapitalizmin en başarılı güven numaralarından biri herkesin milyoner olabileceği yanılsamasını yayabilmesidir. Oysa zirvede sadece birkaç kişiye yer vardır ve zirvede yer alabilecek beceriye çok az kişi sahiptir.


Bugün ortalama bir amerikalı günde 3000’den fazla reklama maruz kalıyor.


Çağlar, içlerinde yaşayan insanlar kadar bencildir: Her çağ kendisini üstün görür ve diğerlerinden daha fazla sevilmeyi talep eder. Bu talepler de genelde karşılanır. Çağımıza, vatanımız gibi büyük değer biçeriz. Bizi ürettiğine göre, çağımız iyi olmak durumundadır.


İyi günler dileyen gülümser çağın şen şakraklarının gittikçe daha fazla anti-depresan kullanmasına şaşmamak gerekiyor. Işıltıyla gülümseyen depresifler çağın fenomenine dönüşüyor.


Alışveriş merkezlerinde her şey, herhangi bir şey istememenin feci kabalığa gireceği hissini yaratmak üzere tasarlanır. Bir alışveriş merkezi öncelikle iç karartıcı hava şartları ve yoğun trafik saatleri gibi dikkat dağıtıcı öğeleri ortadan kaldırır. Eğer bina çok katlıysa, yükselen bir avlu ya da ortadaki merdiven boşluğu doğrudan, derin bir etki yaratır. Gotik katedrallerin mimarlarından çağdaş iş merkezlerinin mimarlarına kadar tüm planlamacılar hayranlık yaratmanın anahtarının gereksiz, özellikle yukarı doğru gereksiz alan bırakmak olduğunu kavramıştır. Kendi “gök kubbesine” sahip her bina Tanrı eliyle yaratılmış hissi uyandırır. Ve pek çok diğer inanan, bireye teminat sağlar: Bir faaliyetin en ikna edici tarafı herkesin yapmasıdır ve bu yerde herkes alışveriş yapmaktadır. Kişinin kendi gibilerle birlikteliği muazzam rahatlatıcıdır ama tıpkı kilisedeki gibi işe dalma şartı söz konusu değildir. Esas devreye sokucu unsurlar vitrinlerdeki ayrıcalık, daha yüksek statü ve cinsel çekicilik vaat eden ikonalardır.


İd hiç bu kadar şımartılmamıştı ve bugün altın çağını yaşamaktadır. Aklın yerini dürtü, sorumlu/zor olanın yerini ise kolay/çocuksu almıştır. Çaba-birikim-başarı gerektiren öz saygı yerini, hiçbir şeye ihtiyaç duymayan, sürekli talep eden, kendine tapan, kendini bilmez ve şiddet yanlısı öz beğeniye bırakmaktadır. Arzu/id egemenliği öyle bir boyuta varmıştır ki gençler hatalarının özürlerini ana-babalara ve sisteme devrederek süratle sorumsuzluğa terfi etmekte, kabuğu soyulmayı gerektiren portakal satışları azalmakta, okunmayan kitaplar üzerine konuşabilmeyi öğretmeye çalışan kitaplar yazılabilmektedir.


Reklam, idi geleneksel yolla, etkileyerek, pohpohlayarak ve uyararak tavlamaktadır.


Araştırmalar, beynin direncini kurnazca kırması nedeniyle, ürünün; öykünün bütünleşik parçası kılınmasının doğrudan reklamdan daha fazla etki yarattığını ortaya çıkardı.


Ekranlar; büyüyerek kamusal alanı ele geçirmekte ve Platon’un “Mağara Duvarı” işlevini görmektedirler.


Bir duygu, hakkında açık bir fikir oluşturduğumuz anda ihtiras olmaktan çıkar.


Anlamak edilgen, nihai bir durum değil, dur durak bilmeyen çabayı gerektiren bir süreçtir.


Dikkat çekme arayışının bir sonraki basamağındaysa birey olarak tanınma gereksinimi var. Bu halin geri bildirimiyse herkese, değerli-değersiz her türlü faaliyet ve düşüncesini yayma fırsatı tanıyan internet teknolojisidir. Buradan bir üst basamağa, şöhret hasretine, sadece şimdide, ara sıra ve birkaç kişi tarafından fark edilme değil, daima evrensel tanınırlılığın, hayranlık duyulmanın, kıskanılmanın ve arzulanmanın sıcak parıltısında yaşama arzusu geçiliyor. Ebedi ışık (sahne ışıkları) hep üstümde olsun, bu günün duasıdır. Bu şöhret talebi öyle ezici boyutlara varmıştır ki (Amerikalı ergenlerin yüzde 31’i ünlü olacaklarına içtenlikle inanmaktadır) geleneksel ikmal yolları -yeteneğin medyada methedilmesi- artık tamamen yersiz hale gelmiştir.


Yeni özgürleşen para, özgürleşen kadından bile daha seksiydi. Bu yüzden en belirgin değişim, kendini değiştirmeye tapınma oldu ve bu tapınma geniş kültürel potansiyelin sihrine yönelik bir hurafe olarak yayıldı. Bunun sonuçlarından biri, artık değişimin doğası icabı iyi bir şey olduğuna inanıldığından siyasilerin başarılı kampanyaları sadece ve tamamen “değişim” vaadi üzerine kurmalarına olanak sağlamasıydı. Böylece evrensel araç para, evrensel amaca dönüştü.


Potansiyele tapmak, daima az ileride daha iyisinin bulunduğuna inanan bir açgözlülük türüdür. Ama potansiyelin büyüsü, geleceği, bugünün büyüsünü bozma pahasına etkilemektedir. Bugün olan her şey çoktan dün sayılmakta ve gerçek heyecan hep Bir Sonraki Müthiş Şey’de, bir sonraki sevgilide, işte, projede, tatilde veya yemekte görülmektedir. Bunun bir sonucu, sorunlara yönelik en çekici çözümün kaçışa dönüşmesidir. Bu da sorunlarla yüzleşip aşma tatminini devre dışı bırakmakta ve hayati önem taşıyan musibetten pay çıkarma, olanı avantaja çevirme becerilerini mahvetmektedir.


Filozof Julian Baggini çağdaş yakınmalar üzerine bir araştırma yapmış ve insanların en çok şanssızlıktan, kaderden, kontrolleri dışında kalan şeylerden yakındığını ortaya çıkarmıştır. Boktan şeylerin başa gelebileceğini artık çok az kimse kabullenmektedir. Trajedi bir anlam taşımalı ve trajediden mutlaka iyi bir şey çıkmalıdır. Korkunç şeyin bir daha olamayacağının teminatını vermek üzere televizyona çıkan yaslı akrabaların, “Başkalarının bizim gibi ıstırap çekmelerini istemiyoruz” demeleri bu yüzdendir.


Alışveriş, bünyesinde birçok potansiyel biçimi barındırır. Macera sarhoşluğu, arayış gizemi, kumar tehlikesi, yaratıcı çalışmanın getirdiği beklenmedik şeyler bulma şansı, dinsel inançta aşkınlık ve ön-sevişmenin şehveti, hepsi alışverişte mevcuttur. Herkesin alışveriş sevmesine şaşmamak gerek. Üstelik potansiyel heyecanı satın alma eyleminin sonrasına da uzatılabilir. Birkaç yıl önce, Nick Bailey adlı on yedi yaşındaki bir delikanlı yeni aldığı Wii oyun sistemine öyle aşk duymuştu ki ambalajını açışını filme çekti ve yaşamı baştan aşağı değiştiren bu tür deneyimlerde yapılması gerektiği gibi, filmi YouTube’a yükledi. Ama kim bir ergenin yeni aldığı zımbırtısının paketini açışını seyretmek isterdi? Daha ilk haftasında 71.000 kişi söz konusu filmi izledi. Çok geçmeden sadece paket açma heyecanına adanmış birçok web sitesi kuruldu. Ve böylece esas malın iki adım ilerisinde yepyeni bir alışveriş deneyimi ortaya çıktı.


Yolculuk da beklenti temellidir. Yeni yer pek çok beklenmedik bakımdan farklı, esin verici egzotiklikte olacak ve başkalaşmış yeni bir “ben” doğacaktır.


Doğrudan yaşayamama ve inandırıcılık için olan biten her şeyi filme alma gereksinimi söz konusudur.


Artık müşteri sadece daima haklı olmakla kalmıyor; hizmet de daima parlak olmak zorunda. Bu zorunluluk, Amerikan hizmet sektöründen çıkıp dünyaya yayıldı.


Kapitalizmin en büyük güçlerinden biri herkesi mülk sahibi, girişimci ve hissedar olmaya teşvik ederek projesine asimile etmektir. Kapitalizmin herkes milyoner olabilir vaadine bugün bir de herkesin meşhur olabileceği vaadi eklenmiştir. Kapitalizmin bir diğer müthiş gücüyse muhalefeti içine emerek etkisizleştirebilme becerisidir.


Haberleri sunanlar artık yapanlardan daha önemli.


Televizyon ve reklam dünyası, muhalefeti kendi-kendiyle dalga geçme yoluyla etkisizleştirmeyi öğrenmiştir. Yakın dönemdeki en başarılı TV komedi dizilerinden biri, oturma odalarında televizyon seyretmekten başka hiçbir şey yapmayan aptal, edilgen bir aileyi konu etmişti. Ama elbette oturma odalarında oturup televizyonda oturma odalarında oturarak televizyon izleyen aileyi izleyen aileler kendilerini aptal ve edilgen değil, akıllı ve üstün gördüler çünkü şakaya dahil ediliyorlardı.


İstediğiniz her şeyi elde edebilir, ne isterseniz o olabilirsiniz. Potansiyel, başarı ve ödülde sınır yok. Evren sonu gelmez bir ödül taşıma bandı. Baştan çıkarıcı kişisel gelişim sanayisinin her yıl Fazlanın Hazzı: Büyük Yaşayın, Müthiş Kariyer, Kusursuz Erkek, İstediğiniz Her Şey gibi başlıklara sahip kitaplarla öne sürdüğü iddialar bunlar…


Taleplerimiz sahip olmakla veya sahip olmak beklentisiyle birlikte derhal artar ve bu hal, daha fazla sahip olma ve daha büyük beklenti kapasitemizi artırır (…) Bir şeye erişmek, o şeyin ne boş olduğunu keşfetmektir.


İnsanın kendisini kandırma kapasitesi olağanüstüdür. Ama daha da etkileyici bir kapasite daha var: kendisini haklı çıkarma. Bu beceri, insani evrimin kesinlikle en müthiş çiçeği, insan beyninin kuşkusuz en büyük başarısıdır. Kendini haklı çıkarmada hiçbir zihinsel eylem zor değildir ve anı çarpıtmak, numaraların en kolaylarındandır.


Tüm diktatörlerin gayet iyi kavradığı üzere, geleceği değiştirmek isteyen önce geçmişi değiştirmek zorundadır. Dolayısıyla gelecekle baş etme becerisi, geçmişte baş edilmiş sorunların abartılması yoluyla teşvik edilir.


Diktatörler kendilerini daima sadece ülkelerinin iyiliği için çabalayan fedakâr vatanseverler olarak görmüşlerdir.


Asla beklediğimiz ölçüde mutlu veya sefil olmayız. Bir başka deyişle mizacımız daima kendisini ileri sürer ve insanlar bu yüzden hemen her şeye alışabilirler. Kafka’nın Dönüşüm’ünde Gregor Samsa böceğe dönüşmekten sadece “biraz rahatsızlık” duyar ve çok geçmeden yatak odasının zemininde mutlu-mesut gezinmeye başlar.


Olimpiyatlarda derece alanlar arasında yapılan bir araştırma, bronz madalya kazananların gümüş kazananlardan daha mutlu olma eğilimi gösterdiklerini ortaya çıkarmıştır. Peki, nasıl? Farkları düşünün: Bronz kazanan, kendisiyle podyuma dahi yaklaşamayan çoğunluk arasındaki büyük aralığın farkındayken, gümüş kazanan altının sadece bir adım önünde olduğunu görmektedir.


Kendinde hak görme çağında herkes, diğer herkese üstün görünmek istemektedir ama doğum, refah, profesyonel statü ve özel semt gibi geleneksel üstünlük nişanları, doğaları gereği edinilmesi çok zor veya imkânsız şeylerdir. Çözümse, örneğin “cool takılıp” öyle olmayan çoğunluk üzerinde sonsuz üstünlük sağlamak gibi yeni üstünlük biçimleri yaratmaktır. Dövmeler tehlikeli suçluların simgesiyken dövme yaptırmak “cool”du. Ama bu gün bir sürü ev hanımının bile poposunda dövme var.


Psikolojinin bir diğer keşfiyse duyguların asimetrikliği, olumsuz duyguların olumlulardan daha güçlü ve uzun süre kalıcı olduklarıdır. Olumlu duygular günlük gezilere çıkan kaprisli tiplerdir; olumsuz duygularsa işgale, ezmeye, yerleşmeye ve boyunduruk altına almaya kararlı emperyalistlerdir. Emperyalizmin kilit numarasıysa pis işleri yerlilere yaptırtmaktır.


“Zorluk, hayati önem taşır. Değerli her şey kazanılmalıdır.”


1918 tarihli Ladies’ Home Journal dergisine bakalım: “Genel kabul görmüş kurala göre pembe erkek, maviyse kız çocukları içindir. Bunun nedeni daha kararlı ve güçlü bir renk olan pembe erkek çocuklara daha uygunken, daha narin ve zarif mavinin kızlar için daha hoş olmasıdır.” Kültürel açıklama 20. yüzyılda mavinin erkek üniformaları ve işçi giyimiyle, pembeninse eşcinsellikle ilintilendirilmesiyle değişen zevklerdir. Ama kültürel şartlandırma teorileri bugün demodedir! Kültürel şartlandırma yerine bugün evrensel açıklayıcı, evrimci psikolojidir. Teorilerin sorunu da budur zaten. Her Büyük Fikir, dünya egemenliğine hevesli bir megalomanidir. Marksistler her şeyi sınıf, Freudçular çocukluk, feministlerse cinsiyet zemininde yorumlamıştır. Sonunda her yeni bakış açısı, yeni at gözlüklerine dönüşmüştür.


Hiçbir belirgin talimat sunmasalar ve fark edilir herhangi bir etki yaratmıyor görünseler bile fikirleri incelemek faydalıdır. Ve aynı fikirler çok başka dönemlerde ortaya fazlasıyla güçlenmiş çıkacaklardır.


Çağımızın en büyük başarısı, yaşamda tatmini olduğundan fazla zorlaştırmazken olduğundan kolay değilmiş gibi göstermesidir.


Şair R. M. Rilke modern çağın gittikçe daha az çaba talep edeceğini anlamıştı: “İnsanlar her soruna kolay çözüm, hem de kolayın en kolayını arıyorlar. Ama zor olana tutunmamız gerektiği gayet açık; her canlı yaratık zora sımsıkı tutunur.


Hayatta kalmak, çabalamak demektir.


İnsan müthiş güçlü ve incelikli, ama arama parametrelerini nasıl seçeceğine ya da sonuçları nasıl değerlendirmesi gerektiğine dair fazla fikri olmayan bir arama motorudur.


İlaç firmaları aynı zamanda normal bilinen halleri yeniden tanımlayarak kendi Bozukluklarını da yaratmaktadır (bu uygulama “hastalık markalandırma” adıyla biliniyor). Yani eskiden utangaçlık diye bilinen huy bugün artık Toplumsal Kaygı Bozukluğu adıyla anılan bir “rahatsızlıktır” ve tedavisi için GlaxoSmithKline’ın ilacı Paxil veya Pfizer’ın ilacı Zoloft’un alınması gerekmektedir. Paxil ve Zoloft, üreticileri tarafından Toplumsal Kaygı Bozukluğuna deva diye gösterildikleri geniş çaplı reklam kampanyaları başlatılana kadar sıradan iki anti-depresandı. Tabii satışlar derhal tavana vurdu. Bunun üzerine İlaç Endüstrisi, bozuklukları tedaviye yönelik ilaçlar geliştirmek yerine ilaçlara uygun bozukluklar geliştirmenin daha akıllıca olacağını fark etti.


Komplo teorilerini çekici kılan da bu rastlantısallığı kabul edememe halidir. Bu tür teoriler bayağı ve rastlantısal şeyleri şık ve önemli gösterir ve kişisel sorumsuzluğun kabahatini gizli, kötücül güçlere yüklerler. Diana Spencer’ın Edinburgh Dükü’nün planladığı bir araba kazasıyla, Marilyn Monroe’nun da Robert Kennedy’nin emri üzerine zehirle öldürüldüğüne inanmak çok daha tatmin edicidir. Çünkü acınası gerçek, yani birisinin sarhoş bir şoför, ötekinin de alkol ve uyuşturucu bağımlığı yüzünden ölmüş oldukları gerçeği, kişisel sorumsuzluğu fazlasıyla ortaya çıkaracaktır. Yalnız suçlama işinin bir sorunu var: Artık hiç kimse kabahat üstlenmeye hazır değil.


Hak görme çağı, sorumluluk gerektiren karakterin değil, hak talep eden kimliğin peşindedir. Kimlik parada, statüde veya şöhrette aranabilir ama bulunabileceği en kolay yer grup aidiyetidir ve grup, hele adaletsizlikten mustariplik iddiası sunabiliyorsa, iyice çekicidir. Bu durumda grubun üyeleri kurban konumunda olabilir ve başkalarını suçlama lüksünü yaşayabilirler. Suçlamaksa çağdaş “rastgele şanssızlığı kabullenememe” halinin yeni çözümüdür. Şanssızlık eskiden Tanrı’nın gizemli işleri diye açıklanırdı; başa gelen talihsizliklerin zamanı gelince açığa çıkacak gerekçeleri vardı. Bugünse şanssızlığı, suçlanabilirliği anlamlı kılıyor. Birisi suçlanmak zorundadır ve bu kişi asla kurban olmaz. Boktan şeyler başa gelmektedir ama kabahat hep başka boka aittir.


Günümüzde artık kimse kabahatini kabullenmek istemiyor, herkes kurban görülmek istiyor ve bunu sıklıkla, en olmayacak şartlarda dahi başarıyor. En son kimden “Kabahat bende” lafını duyduk?


Ahlaki çeşitlilik, tanım icabı çelişkindir. Başkalarının değerleri geçerliyse kişinin kendi değerleri aynı ölçüde keyfi, dolayısıyla değersiz demektir. Bu göreliliğin kaçınılmaz sonucu ölümcül duyu kaybıdır: Değerleri korumak ve değer yargılarında bulunmak imkânsızlaşmaktadır.


Siyasi çatışmalarda, “şu taraf diğeri kadar kötü”, siyasetçiler hakkındaysa “bu da öteki kadar kötü” deriz. Felakete yol açması kaçınılmaz aptalca kararlar alındığını görür ama alanlara bir şey demez, kendi kendimizeyse, “karışmaya hakkım yok”, “öğüdüm reddedilecektir”, “sadece bölünmeye yol açarım” ve “zaten ben ne biliyorum?” deyiveririz. Bu durum yetkiden el çekmeyle ve ebeveynini azarlayan çocuklar, öğretmenlerini değerlendiren öğrenciler ve patronlarını sömüren çalışanlar gibi tuhaf ama yaygın terse dönüşlerle sonuçlanıyor.


Kişisel sorumluluk bir ölüm-kalım meselesidir. Kişisel sorumluluk ne kadar az uygulanırsa uydumculuk olasılığı o kadar artmaktadır. Psikolog Solomon Asch 1955 yılında bir dizi klasik uyma deneyi gerçekleştirmiştir. Bu deneylerde gönüllülerden basit bir eşleştirme testini yapmaları istenmiş ve yalnız bırakıldıklarında yüzde 99 başarı sağlanmıştır. Ancak sıklıkla yanlış yanıtı oybirliğiyle veren bir grup içine alındıklarında (gönüllü dışındaki diğer kişiler deneyi yürütenlerin elemanlarıdır) gönüllülerin yüzde 70’i yanlış grup yanıtıyla hemfikir olmuşlardır. Ve daha sonrasında yapılan numara açıklanıp uydumculuklarının kapsamını tahmine davet edildiklerinde, bu gönüllülerin hepsi gerçeğin çok altında tahminlerde bulunmuşlardır.


Aynı anda üçten az şey yapanlar hayatı tümden yaşayamıyor, aynı anda birden çok dikkat dağıtıcı ve sürekli birden fazla bağlantı çağının, çoklu-görevli, başka bağlantılara yönlendiren, her yanı çevreleyen şebeke dünyasının avantajlarından yararlanamıyorlar… Dikkat isteyen zımbırtı sayısı gittikçe artmakla kalmıyor; talepleri, kışkırtıcılıkları da gittikçe daha fazla kurnazlaşıyor. Televizyonum ve dizüstü bilgisayarım sahipleriyle enseye tokat konumundaymış gibi davranıyorlar ve sahiplerinin kişiliğiyle zevklerine dair mahrem bilgilere sahipler. Haliyle kısa mesaj ve e-posta özelliğine sahip cep telefonları elzem aksesuarlardır çünkü bu telefonlar her yerde ve her zaman dikkat dağıtma ve dağıttırma olanağı sağlayan köprü (hyperlink) depolarıdır.


Artık kimse ayrı kalmak istemiyor. Küçük bölmeli açık ofislerin sağladığı ayrılık bile fazla geliyor. En yeni işyerlerinde artık hiçbir ayırıcı unsur kullanılmıyor. Her şey, her şeye karışıyor. Günün sözü, karıştırmanın yerine getirilmiş etkileyici sahte terim: sinerji.


Amerikalı şair Robert Bly bunun kabahatini “Arkadaş Toplumu” diye tanımladığı, arkadaşlara sadakatte onay bulan narsist zevk düşkünlüğü uğruna sorumluluk ve olgunluğu reddeden yarı-yetişkin kültüründe buluyor. Yakın dönemin en beğenilen televizyon komedi dizilerinden birinin adı sadece Friends (Arkadaşlar) idi ve bu dizi, arkadaşlığı yeni aile olarak destekliyor, eski aileyi talep edici ve bela çıkarıcı, yenisiniyse ebedi grup eğlencesi sunan birim diye gösteriyordu.


Düşüncelere dalıp gitmek öyle yabancılaştı ki bugün surattaki düşünceli ifadeler keyif değil mutsuzluk olarak algılanıyor.


Bugünlerde insanlar, ciddi, gizemli, uzaklara bakan gözlerle, “Gitmek istiyorum” diyorlar ama tutup “Nereye ve niye?” diye sorduğunuzda gizem eriyip yüz buruşturmalı anlamamaya dönüşüyor. Çünkü ortada belli bir şey görmeye yönelik yakıcı bir arzu değil sadece gitmek, hareket halinde olmak isteği var. Hareket canlandırıcıdır. Çünkü hareket, potansiyelin bedensel ifadesidir. “Dinamik” sözcüğünün en müthiş övgülerden birine dönüşmesine şaşmamak gerek. Dinamik harikadır. Öyleyse binaların durdukları yere kök salmış hantal küpler olmak gibi ciddi bir sorunu var demektir. Belki tatil çılgınlığı aslında sadece hareket bahanesidir. Ve günümüzün yaygın mutlu yaşam kavrayışı daimi tatil ya da daha doğrusu, art arda sonsuz tatiller dizisidir. Haliyle Seks Turizmi, Macera Turizmi, Eko-Turizm, Uzay Turizmi, Uyuşturucu Turizmi, Gecekondu Turizmi derken şimdi de Lonely Planet kılavuz kitaplarının “ölüm, felaket ve yoksunlukla ilintili yerlere seyahat” diye tanımladığı Karanlık Turizm çıkmıştır. Bugün Karanlığın Kalbi Tur, müşterilerini Nazi toplama kamplarına, Kamboçya’daki ölüm tarlalarına ve Batı Afrika’nın köle zindanlarına götürmektedir.


Şöyle sessizlik içinde işemenin keyfini çıkarmak bile gittikçe imkânsızlaşıyor. Emin yer kalmadı artık. Ama garabetlerin en fecisi kitapçılardaki konserve müzikler… Hemen her yerde mevcut arka plan müziği geleneksel anlamda müzik değildir elbette. Bu tür müzikler zevk alınmak hatta dinlenmek üzere bile hazırlanmazlar. Tek işlevleri sessizliği bozmaktır. Ve sessizlik bozulmalıdır çünkü sessizlik, boşluğun soğuk, acımasız, korkutucu sessizliğinin hatırlatıcısıdır. İnsanlar bu yüzden, kışın eve gelir gelmez kaloriferleri veya sobayı açtıkları gibi televizyon ve radyoları, hem de aynı sebepten, yani soğuğu kovmak için açmaktadırlar.


Zorluk iticileşmiştir çünkü zorluk, kendinde hak görmeyi reddeder, potansiyelin büyüsünü bozar, hareketliliği ve esnekliği sınırlar, memnuniyeti geciktirir, dikkati dikkat dağıtıcılardan başka yöne çevirir ve sorumluluk, adanma, dikkat ve düşünce ister.


Dinin en büyük zaferlerinden biri aklı, Şeytan’ın züppece entelektüel gururu üzerinden züppe ve mızmız göstermesidir.


Makineler, artık görünürlükten de çıktılar; gök kubbede bir yerlerde, Tanrı’nın zihni misali gizemli ve anlaşılamaz çalışıyorlar. Geriye sadece ara-yüz, yani ekran kaldı.


Kendine acımaya, öfkeye ve başkalarını suçlamaya kapılmamış herkes yaşadıklarını avantaja çevirebilir. Istırap, öğrenmeye niyet edene mükemmel bir öğretmendir.


Pek yumuşak çağımızın zorlu seçimler konusunda yepyeni bir teoriyi kucaklaması şaşırtıcı değil elbette. Eskiden karar almak tümüyle rasyonel görülürdü. Derken işin içine duygu katmak da girdi.


Arzular tarihte hiçbir zaman bugünkü kadar çabuk unutulmamış, doyum veya alışkanlıkla sıfırlanmamış ve üzerlerine acil yeni istekler bu denli çabuk yazılmamıştı. Herhangi bir şeye neden feci arzu duyulduğunu hatırlamak müthiş çaba gerektiriyor artık.


Kişiyi gaddar ordular kurmaya teşvik eden bilgisayar oyunları ve tasarlanabilen beden ve cinsel organlarla seks yapılabilen web siteleri üzerinden kullanıcı-yönelimli fantezi alanındaki muazzam ve devam eden büyümedir. 1970’lerdeki özgürleşme hareketinin hedefi kişinin kendisi olabilmesiydi ama bunun feci zorluğu ortaya çıktı. Yeni özgürleşme, bir başkası olmak artık.


Modern dünyada bir olay, filme alınmadıkça veya fotoğraflanmadıkça gerçekten olmuş sayılmıyor. Birincil deneyimin yaşanamaması, fotoğraf veya filmin birincil deneyim yerine gerçekliğe dönüşmesi anlamına geliyor.


Eski toplumlara özlem duymak kolaydır ama aynı zamanda insanların neden bu toplumlardan kurtulmak için çırpındıklarını da hatırlamak gerekiyor.


İlkel dansları gözlemleyen Batılılar sıklıkla grup seks için ortam yaratmayı amaçlıyor sandıkları kopuş ve çılgınca coşkudan ürkmüşlerdir. Oysa bu tür ayinlerin çoğu özenle planlanan, sıkı bir disiplinle uygulanan, iffetli eylemlerdir ve sadece belli günlerde, toplumsal çabanın ödülü olarak yapılırlar. İlkel kültürler öyle kolayına, bedavadan yükseliş olmayacağını anlamışlardı. Coşku öğrenilmeli ve hak edilmeliydi. Özünde bir grup çalışması olan dans etmek, 19. yüzyılda çiftlere yönelik bir faaliyete indirgenmiş ve 20. yüzyılın sonlarında neredeyse tümüyle yalnız yapılan bir eyleme dönüşmüştür.


İşyerinde hayatta kalabilmek ikiyüzlülük gerektirir. İşyerinde dürüstlük tehlikeli bir lükstür. Kişinin gerçek duygularını açıklaması aptallık, büyük tartışmalara girmek, husumetlere karışmak daha da büyük aptallıktır.


Çağımızdaki tuhaf gelişmelerden bir başkası, evliliğe yöneliş azalırken düğünlere yatırılan paranın tavana vurmasıdır.


Aşkta insan sadece kendisi için yarattığı yanılsamayı yaşar


Bir evliliğin süresi, düğün masraflarıyla ters orantılıdır.


Sorun, bugün seksin bedensel iştahtan ve bedenin doğal döngüsüyle kabiliyetlerinden gittikçe uzaklaşmasıdır.


Bugün seks sadece zaman öldürücü eğlence biçimlerinden biridir. Modern aşk, oral seks yaptırırken fotoğrafını çekip fotoğrafı Facebook’taki kalabalık arkadaş çevresiyle paylaşmaktan ibaret bugün.


Transseksüeller son gözdeler çünkü kimlikleri, işlevleri ve donanımları biraraya getirmek suretiyle azami potansiyeli yaratıyorlar. Transseksüeller insandan birer İsviçre çakısıdırlar. Sadece imaj değil, etten-kemikten imajlardır. Transseksüel, yürüyen, konuşan, nefes alan, canlı bir seks oyuncağıdır. Ayrıca kavram da tüketici için pek çekicidir: Bir cinsiyete para ödenmekte, ikincisi bedavaya gelmektedir. Bir başka etkense tüm bunları ateşleyen imajların, bir zamanların pahalı, erişimi zor ve utandırıcı porno filmlerinin artık ev rahatlığında bedavaya sunulması.


Artık erkeklerin yeni aşk fısıltısı “Yüzüne boşalabilir miyim?” cümlesine dönüşmüştür.


Gençliğim ihtiraslı inançlar, coşkular ve tiksintilerle, orta yaşlarımsa gittikçe artan tereddütlerle doldu.


Ne zaman ziyaretine gitsem dedem, yakınlarda göçen yaşıtlarını kötücül bir hazla sayardı. Yerel gazetede bir sayfa mutlaka ölüm haberlerine ayrılırdı. Sokaklardan sıklıkla cenaze alayları geçer, görenler durur, şapkalarını çıkarır ve saygılı bir hüzünle başlarını eğerlerdi. Kapılarda kocaman çelenkler görülür, ölüm sonrası ayinleri ve toplantıları topluma “geride kalanları” görecek zamanı sağlayacak denli uzun sürerdi. Ama bugün kentlerde ölüm görünmez halde. Ne kortejler ne haberler ne “geride kalanlar”dan bahis var. Ölümün izine bile rastlamadan yıllar geçebiliyor.


Kesinliğe, belirliliğe, sadeliğe ve masumiyete dönüş yok; tek yol ileri, kafa karışıklığına, belirsizliğe ve bilmeye gidiyor. Hayretle ağzı açık kalmak, inanamamanın acı dolu uluyuşuna dönüşüyor. Yeni görkem saçmalık artık. İyi haberse diğer kaynaklar gittikçe azalırken saçmalığın katlanarak çoğalıp dünyayı sarması.


İnsanlık tarihinin en gösterişli ve saçma seferinden, Ay’a ayak basıştan bahsediyorum. Kafka’yla Beckett birlikte oturup çalışsalar böylesi görkemli bir fabl çıkaramazlardı. Ay’a ayak basış, çağımızın kilit özelliklerinden çoğunu, imajın içeriğin (Ay’a iniş, fotoğraflardan başka hiçbir fayda sağlamadı ama fotoğraflar Ay taşlarından daha değerliydi), farklılıkların mutlak değerlerin (ABD’nin gerçek amacı Ay’a SSCB’den önce ayak basmaktı) ve araçların amacın (İnsan Ay’a, Ay’a gidilebileceğini göstermek için gitmiştir) önüne geçişini başlatan olaydır. Ay’a ayak basış aynı zamanda ilk küresel medya olayı ve modern teknolojinin küresel bağlamda ilk ilahlaştırılmasıydı. Olayı 600 milyon insan televizyonlarının başında, teknolojinin kırılganlığından ya da çökmeye ne denli yaklaştığından habersiz izledi. Ay modülü iniş alanını ıskalamış ve bugünün cep telefonundan daha az güce sahip seyir bilgisayarı baskı altında çifte fıtık çıkarıp o güne dek kimsenin görmediği “1202” adlı hata mesajını vermişti. Yakıt ibresi sıfıra vurmuşken Ay yüzeyine çakılacağınızı ve çözüm diye önünüze “1202”nin sunulduğunu bir hayal edin. Felsefe eğilimliler böyle bir mesajı Tanrı’nın dehşet bir espri anlayışı bulunduğuna kesin kanıt görürlerdi. Ama astronotların ne o türde eğilimleri ne de böyle düşüncelere ayıracak zamanları vardı. Neil Armstrong kontrolü ele almak ve kayalık araziyi yakıt tükenirken aşmak zorunda kaldı ve kalan on saniyelik yakıtla inebileceği düzlükte bir alan bulmayı başardı. 600 milyon kişi izledi ve bekledi. Bekledi… Neil araziyi mi inceliyordu? Donanımları mı kontrol ediyordu yoksa ilk sözlerine karar vermeye mi çalışıyordu? Evren karşısındaki önemsizliği yüzünden dehşete mi kapılmıştı? Hiçbiri söz konusu değildi: Neil bulaşık yıkıyor, etrafı toparlıyordu. Düzenli adamdı; uçuştan önceki hafta sonunu evde bulaşık makinesini söküp takarak geçirmişti. Sonunda Neil ve ardından merdivenlerde izleyenlere sonsuz uzunlukta gelen bir süreliğine duraksayan Buzz Aldrin belirdiler. Buzz evrensel dehşet ve hayrete karşı arkadaşından daha mı duyarlıydı acaba? Hayır, sadece işemek için duraklamıştı astronot. Yaptığı, yüzme havuzuna işemek türünden öfkeli bir başkaldırı sayılabilirdi çünkü plana göre Ay’a ilk ayak basacak kişi kendisiydi ve ikinciliğe atılmasına içerlemişti. Ay’a ayak bastığı zaman Neil’in fotoğrafını çekmesi buyrulduğunda, “çok meşgulüm” bahanesiyle reddetmesi bu yüzdendi. Neil Armstrong’u Ay’da gösteren tek fotoğraf, arkadaşının başlık camında yansımasını gösteren, kendi çektiği fotoğraftır. Bu olay, farklılıkların gücü ve olumsuzluk önyargısının bir başka örneğidir. Astronot arkadaşlarından birisinin söylediği gibi, Buzz ikinciliğini takdir etmek yerine birinci olamayışına içerlemişti. Oysa eşsiz bir ayrıcalığa erişmişti: Ay üzerinde öfkelenen ilk ve muhtemelen tek insandı (daha da iyisi, Sessizlik Denizi’ne kakasını yaptı). Buzz’ın dert edecek şeyi çoktu. Bunlardan biri NASA’nın verdiği rahatsız donlardı. Dünya’ya, Ay’da ölümle yüz yüze gelip geri dönükten sonra karısına ilk söylediği şuydu: “Joan, sabaha paçalı donlarımdan getirsene bana.” Medyada yaşanan coşkunun tarihte eşi benzeri görülmemişti. Terence Mangan adlı bir vaiz Ay üzerine inşa edilecek kilisenin ayrıntılı mimari planlarını yayınlarken Hilton Oteller zinciri, Ay’da bir yeraltı oteli düşündüklerini açıkladı (fikir, Ay’ın kısa süre içinde en gözde balayı mekânına dönüşeceği görüşünden doğmuştu). Nepal halkı; göçen ruhların dinlenme mekânının ihlal edilişine köpürürken, İranlı Öykücüler Birliği; öykü anlatmanın bir daha eskisi gibi olamayacağına inandıklarını belirtti. Apollo fotoğrafları dünyanın önemsizliğini ilk defa ortaya çıkardı: Gezegenimiz sonsuz karanlığın içinde minnacık bir bilyeden ibaretti. Armstrong sadece başparmağını kaldırarak dünyayı tutulma altına alabileceğini görmüştü. “Kendinizi koskocaman mı hissettiniz?” diye soranlara, “Hayır” dedi, “ufacık hissettim.”

Bir cevap yazın